KÜNDEKÂRİ USTASI ŞABAN SALKIMLI

Kayseri’deyim. Birinci gün, Erciyes’in ve Ali Dağı’nın fotograflarını çektik. Ertesi gün dolandık Gesi Bağ-larında güvercinlikleri fotografladık. Hepsi birer anıt gibi. Yüzlerce binlerce güvercinlik. Akıllara durgunluk veren. Öylece suskun duran... Günün son ışıklarıyla gölgeleri uzayıp giden, insana ürperti ve hüzün ve-ren; artık güvercinleri olmayan güvercinlikler... Üçüncü gün, “Burda geleneksel mesleklerle uğraşan kimse kalmadı mı?” diye sordum. “Olmaz mı?” diye yanıtladılar. Kayserili fotografçı arkadaşım, otomobilimizin direksiyonunu kıvırıp gaza bastı... Gittik, gittik ve bir yerde durduk. Durduğumuz yer öyle bir yer. Hiç bir sıradışılığı olmayan, sıradan bir sanayi çarşısı gibi bir yer. Biraz süngüm düştü ama renk vermedim. Dur bakalım diyorum içimden. Ne çıkarsa bahtıma. Arabadan indik, bir sıradan binaya doğru yürüdük. Sıradan dükkânlar, sıradan bir yol. Sıradan, her şey sıradan...

Bir kapıyı gösterdiler. Kapı da sıradan. Kapıdan baktık, adamın biri sıpaların yerleştirilmiş bir tavan göbeğinin üstüne eğilmiş bir şeyler yapıyordu. Bir güneşin üstüne eğilmiş de güneşi onarıyor gibiydi. Tepedeki sarı lamba ışığının altında, sarı-kırmızı, parıl parıl yanan bir güneş. Gözlerimi ayıramıyorum tavan göbeğinden...

İçeri girdik, selâm kelâm... Sıpalara konulmuş, yerlere atılmış, oyulmuş, yarı oyulmuş yarı oyulmamış, zımparalanmış, cilalanmış, sis-trelenmiş, sistrelenmemiş, sırasını bekleyen, sırasını savmış oymalar... Yerler, masaların üstleri, köşe bucak alet edevat dolu. Duvarlarda masaların, tezgâhların üstlerinde binbir türlü, kesici oyucu, alet var. Çekiçler, keserler, testereler, mengeneler, cetveller, masatlar, zımpara taşları, zımpara kâğıtları, kerpetenler, pense-ler, cendereler, işkenceler, marangoz kalemleri, torna-vidalar, pergeller, rendeler, eğeler, ıskarpelalar, oyma kalemleri... Her yerlerde tavan göbeği var; duvarlarda asılı, oraya buraya dayalı, üst üste konulmuş, yan yana, arka arka-ya sıralanmış tavan göbekleri...

Ustanın adı, Şaban Salkımlı. Asıl işi marangozlukmuş. Kündekâri yapımını kendi kendine öğrenmiş. Kimse-lere bir şey sormadan. Zaten de bir şey sorabileceği, akıl danışabileceği kimse de yokmuş etrafında. Yapılmış işlere baka baka; eski harap evlerden sökülmüş, hurda diye atılmış, eski diye satılmış işlere baka baka öğrenmiş bu işi. Yapa boza yani. Bir aşk bir tutku biçiminde... Her işten bir ders çıkarmalıymış. Vazgeçmeden, yılmadan uğraşmalıymış...

Bu işi nasıl yaptığını soruyorum. “Ahşap fartaya furtaya gelmez”, diyor ve ekliyor, “acele etmeden ama tembellik de etmeden sevgiyle yaklaşacaksın ahşaba... Önce ahşabı seve-ceksin. Sevmeden iş olmaz, hiçbir iş olmaz... Eline aldığın ahşabı nasıl ne kadar yontacağını bileceksin. Her ağacın tansiyonu başkadır. Bilmeden, tanımadan ağaca yaklaşırsan kendini ele vermez ağaç. Elmanın huyu suyu başkadır, gürgenin başka, abanozun, gü-lün başkadır. Yeteri kadar yontacaksın, ne az, ne çok. İşe başlamadan önce bu ahşaptan nasıl ve ne yapa-cağını bileceksin. Alırsın eline ağacı, yontar yontar-sın geriye iş çıkar...”

Ürperiyorum. Neden çünkü yıllar evvel ünlü heykeltıraş Rodin’le ilgili okuduğum bir anekdot geldi aklıma. Auguste Rodin’i (1840-1917) tanıyıp tanımadığını sordum. Tanımıyor, haberi bile yok. Anekdot şöyle: Ünlü ustaya sormuşlar, nasıl hey-kel yaparsın diye. Ustanın yanıtı: “Bir taş alırım, fazla-lıkları atarım, geriye kalan heykeldir.”Kündekâri yapımını kendi kendi-ne öğrenmiş. Kimselere bir şey sormadan. Zaten de bir şey sora-bileceği, akıl danışabileceği kim-se de yokmuş etrafında. Yapılmış işlere baka baka; eski harap evler-den sökülmüş, hurda diye atılmış, eski diye satılmış işlere baka baka öğrenmiş bu işi. Yapa boza yani. Bir aşk bir tutku biçiminde...

Fotograflarını çekerken ter içinde kaldı. Şaban salkımlı, inanılmayacak kadar mahçup ve mütevazı bir kişi. Yaptığı şeylerde işin yüzde birinin kabiliyet işi ol-duğunu, geri kalanın alın teri göz nuru ve el emeği olduğunu söylüyor.Ben güzel işler üreten insanların ellerinden öpmeyi severim; yaşları benden küçük de olsa. Biliyorum ellerinden öptürmezdi, ben de yanaklarından öptüm ayrılırken.Ellerine, gözlerine beynine sağlık Şaban Usta... Sen çok yaşa...

Ağaç, taş, maden ya da benzeri sert maddelerin özel uçlu aletlerle oyularak şekillendirilmesine eskiden naht, bu işi yapanlara da nahhat denirdi. Günümüzde ise işin adına oyma, mesleğin adına oymacılık, o mes-leği yapanlara da oymacı ustası deniliyor.Oymacılık, işin türüne göre, ağaç oyma, taş oyma, maden oyma (maden oymacılığına çalma da denir), kabartma, çarpma ve yonma diye adlandırılır. Ağaç oymacılıkta kullanılan çeşitli biçimlerde uçları olan keskin aletler, oyma kalemi, minkâr, ya da şimdilerde ıskarpelâ diye adlandırılıyorlar. (Eskiden ıskarpelaların sapları ayrı ayrı renklerde boyanır, uçları ustanın önüne gelecek biçimde tezgâhın üstüne dizilirmiş. Günümüzde bu adet unutulmuş galiba; çünkü gezdiğim hiç bir atölyede ıskarpelaların böyle dizildiğini görmedim.) Bu aletlerin uçları, hilâl ay yani c, ayrıca u, v biçimlerinde ya da düz oluyor. Bu kalemlerin birçok çeşitleri var. Tırnak’lar, uskuro’lar, çatal’lar, sivri uçlular. Ayrı incelik ve kalınlıkta, çeşitli numaralarda kapalı oluk’lar. Çelik ucun arkasındaki sapları hep ağaçtan olur-muş ve genellikle de şimşir ağacından yapılırmış. Alırsın eline ağacı, yontar yontarsın geriye iş çıkar... Ürperiyorum. Neden çünkü yıllar evvel ünlü heykeltıraş Rodin’le ilgili okuduğum bir anek-dot geldi aklıma. Auguste Rodin’i (1840-1917) tanıyıp tanımadığını sordum. Tanımıyor, haberi bile yok. Anekdot şöyle: Ünlü ustaya sormuş-lar, nasıl heykel yaparsın diye. Usta-nın yanıtı: “Bir taş alırım, fazlalıkları atarım, geriye kalan heykeldir.”

Şimşirden yapılan madırga denilen bir tokmak ile vu-rularak kullanılırmış bu kalemler.Ağaç oymacılığında, sertçe, oyma işine uygun düz-gün ağaçlar yeğleniyormuş eskiden beri. Birinci sınıf meşe en çok kullanılan ağaçmış. “Renk ahengi”için de şimşir, ceviz, kayısı, armut gibi lifli ve oymaya elverişli ağaç türleri kullanılırmış. Başka ağaçlardan oyma ya-pılmaz mı, yapılırmış elbette ama en çok bunları se-verek kullanıyor ahşap oyma ustaları. Onların yanında ceviz, elma, abanoz, gül, gürgen, mahon (maun) ve başka ağaçlardan da yararlanılmaktaymış...

Tavan göbeği yapımına kündekâri, yapanlara da kündekâr deniliyor.Kündekâri, Osmanlıca tutma, kavrama, yakalama anlamına geliyormuş. Geometrik desenli ahşap parça-ların tutkalsız ve çivisiz olarak bir araya getirilmesine deniyor.En çok kullanıldığı yerler: Tavan göbeği, cami kapısı, minber, mihrap, vaiz kürsüsü, mahfil korkuluğu, kapı, pencere, balkon korkuluğu, dolap kapağı, sandık, çekmece, sehpa, rahle, kavukluk, yazı takımı vb.Sözlüğe bakıyorum. Sözlüklerde kündekâr’ı da, kündekâri’yi de bulamadım. Künde sözcüğünün açıklaması var. “Künde”, Farsça bir sözcük. Eski anlamı: Kaçmalarını önlemek için suçluların ayağına bağlanan demir halka, ayak bağı imiş. Spor deyimi olarak “kündeye getirmek”, güreşte, hasmını altına alıp bir elini önden, ötekini arkadan geçirerek kilitleme biçimindeki oyun için kullanılıyor. “Kündeden atmak”ise, birini ağır biçimde yere sermek, oyun ederek yıkmak, perişan etmek demek. Mecazi anlamı da, düzen, dolap, oyun, hile. Künde ile kündekâri arasında bir ilişki kurulabilir mi? Kündekâri, şekil verilmiş, oyulmuş ağaç parçalarını birbirlerini bırakmayacak biçimde geometrik ve este-tik düzenlemeyle bir araya getirme, bir bütün oluştur-ma sanatı. Böyle olunca aralarında bir ilişki var.Kündekârlar bazen de kakma ustalarıyla ortaklaşa olarak çalışıyorlar ve kakmalı işler de yapıyorlarmış. Kakmalı kündekârilerde sedef, bağa, fildişi ile farklı renkte ve desende ağaçlar kullanıyorlarmış...Bulunan en eski kabartmalar ve oymalar hep ağaçtan yapılmış örneklerdir. Mısırlıların ağaç heykelleri bu sa-natın bilinen ve elde olan ilk önemli örnekleridir. Yu-nanistan yarımadasındaki ağaç ve mermer heykellere “ağaç oyma”anlamına gelen ksoana derlermiş. İtalya, Fransa ve Almanya’da ilk ve ortaçağdan kalan, ağaçtan oyularak ya da yontularak yapılmış pek çok sanat yapıtı bulunmaktadır. Bu sanat, Avrupa’da XII yüzyıl. sonlarına doğru gözden düşmüş. Günümüzde, ağaç oymacılığı ve ağaç heykeller gene aranır ve sevilir olmuş. Ağaç oymacılığı ve kündekâri, ülkemizde Selçuklular döneminde gelişmiş, Osmanlılar döneminde devam etmiş...

Makale:İSA ÇELİK