Âkif'ten Âsım'ın Nesline Mesajlar

27 Aralık 2008 İstiklâl Marşı şâirimiz Mehmed Âkif Ersoy'un vefatının yetmiş ikinci yıldönümüydü. Her yıl olduğu gibi, "Büyük Şâir" vefâ kabilinden çeşitli vesilelerle yapılan anma toplantıları, paneller ve konuşmalarla anıldı ve anılıyor. Fakat kendisine karşı asıl vefa, gâye-i hayâli olan "Âsımın Nesli"nin, onu ve ideallerini anlamak yolunda sarf edeceği gayret olsa gerektir. Hayatını, "Üç bucuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder" olarak nitelendiren Mehmed Âkif, dost doğru kişiliğiyle, herkese nasip olmayan "olduğu gibi yaşamak" fazîlet ve ilkesiyle, kısacası lisân-ı hâliyle, hayatının "Üç bucuk nazma gömülmediğini" aksine, binlerce mısralarında "bir ahlâk âbidesi olarak" yaşadığını fazlasıyla göstermiştir. Bazı edebiyat araştırmacılarının da belirttiği gibi, hayatının tek hatası ve haksız ifâdeleri olarak söylenilen: "Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma / Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?" mısraları, var olma ve toplum adına yaşama gâyesinin bütün sorumluluğunu harfiyen yerine getiren Büyük Şâir'in belki de tek kusurudur!

Mehmed Âkif'in ölüm yıldönümünü vesile ederek, dil yozlaşması sebebiyle gittikçe edebiyat ve kültürümüzden bîgâne olan ve Büyük Şâir'le dil bakımından arası hayli açılan genç Âsımlara, onun vereceği mesajları hatırlatmak yerinde olacaktır. Bilindiği gibi, birçok yazar ve şâir, eserlerinin dibâcesine [önsözüne] büyük ehemmiyet vermiş ve külle delil olan cüz veya asıl maksada işaret eden girizgâh gözüyle bakmışlardır. Bu münâsebetle, Mehmed Âkif'in "Safahat" adlı kitabının başına koyduğu on beyitlik manzûme, genç Âsımlar için büyük bir önemi hâizdir. Safahat'ın başındaki "Safahat Okuyucusuna" serlevhalı beyitler şöyledir:


Bana sor sevgili kâri', sana ben söyleyeyim,
Ne hüviyyette şu karşında duran eş'ârım:
Bir yığın söz ki, samîmiyyeti ancak hüneri;
Ne tasannu' bilirim, çünkü, ne san'atkârım.
Şi'r için "gözyaşı" derler; onu bilmem, yalnız,
Aczimin giryesidir bence bütün âsârım!
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!
Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa;
Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa.

Safahat Okuyucusu'na bu mısralarla seslenen Mehmed Âkif, aslında Safahatı'na sığdırdığı bütün mefkûre ve ideallerini, bu mısralarda özetlemiş ve bir nevi okuyucunun dikkatini çekmek istemiştir. Elbette, bir eserin müellifi, eseri hakkında ilk sözü söyleme salâhiyetine sahiptir. Bu hak vesilesiyle Mehmed Âkif, eseri ve şiiri hakkında okuyucuya daha eserinin başında bir pusula ve rehber vermekte ve eserine bu pusula yardımıyla bakmasını istemektedir. Eserinin ve şiirinin, asıl hüviyet ve mâhiyetini taharrî edecek okuyucuya, maksadını âşikâr etmekte ve şiirinin sanat açısından değerlendirmesini yapmaktadır. İlk mısralarda, "Bir yığın söz" olarak addettiği eş'ârının, [şiirlerinin] kıymet-i harbiyesinin ve tek hünerinin, ancak "samimiyet" olduğunu belirtmektedir. Bu samimiyetine delil olarak da, tasannu [yapmacıklık] bilmemesini ve san'atkâr olmamasını göstermektedir. Safahat'ın dördüncü kitabı olan Fatih Kürsüsü'nde:

Hayır, hayâl ile yoktur benim alış verişim…
İnan ki: Her ne demişsem görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözüm odun gibi olsun; hakîkat olsun tek!

mısralarıyla, dünyada kendisine meslek olarak "doğruluğu ve hakîkati" seçen bir şâirin, aksini düşünmesi zaten beklenilemez. İnsanın hüner olarak kendisine "samimiyet" gibi bir hasleti seçmesi, hayatına katabileceği en kıymetli hazineyi elde etmesi demektir aslında. Bu mısralardann yola çıkarak, "tasannu - san'atkârlık" ve bu iki kavramın sanat erbâbının eserindeki yeri üzerinde bile, uzun tedkikler yapılabilir. Lehçe-i Osmânî'nin yazarı Ahmet Vefik Paşa, tasannu kelimesini, "sanatla hile oynamak" şeklinde açıkladığına göre, burada yapılabilecek birçok etütler olduğu anlamı çıkarılabilir.

Doğu kültürü kadar, Batı kültür ve edebiyatına da âşina olan, hatta Arapça, Farsça ve Fransızca'dan dilimize tercümeler yapacak derecede bu dilleri hazmeden Mehmed Âkif, romantik şiirin tarifi çerçevesinde ifâde edilen şiirin melankolik ve gözyaşı yönüne atıfta bulunarak, "Şi'r için göz yaşı derler; onu bilmem, yalnız, / Aczimin giryesidir bence bütün âsârım!" mısralarıyla, şiirini acziyetinin bir ifâdesi olduğunu belirtmektedir. Toplumun şâiri olma vasfını, her zaman sanatkârlığının bir parçası hâline getiren büyük şâir, şiirinin "yapmak isteyip de, acziyeti sebebiyle yapamadıklarını ifâdeden öteye geçmediğini" de böylece itiraf etmektedir. Toplumun kanayan bir yarası karşısında "ciğeri yanan" ve onu dindirmek adına "kamçı ve çifte yemeyi" göze alan bir şâirin şiiri, ancak "aczinin bir giryesi" olabilir. Çünkü onun gözünde şiiri, topluma hizmetle mükelleftir. Sanatı ve şiiri ise, ancak toplumu terennüm ettiği derecede şiirdir. Devamında şâir, şiirin de hislerine tercüman olmakta yetersiz olduğunu ifâde etmekte, âdeta asıl söz sahibi olan kalbinin bir dili olmayışından feryâd etmektedir. Bu açıdan Safahat, başlı başına Mehmed Âkif'in feryâdıdır denilebilir.

Bu vesileyle, bir gerçeği de dile getirmek faydalı olacaktır. Mehmed Âkif, bu dizlerinde "kendini ifâde edememenin ve içinde kanayan yaraları dile getirememenin" derin hüznünü yaşarken; bir taraftan "anlaşılamayan bir aydın" psikolojisini bize yansıtmakta, diğer taraftan ise, aydınlara bakış açısını irdeleme konusunda bize yeni ufuklar açmaktadır. Bu sebeple denilebilir ki, değişik vesilelerle kendisine atfedilen "dindar şâir" yakıştırmalarına rağmen, Mehmed Âkif, en çok kendisini sinesine basan İslâmî kesim tarafından -fikir bazında- anlaşılamamıştır.

Onun ideal ve mefkûreleri, çağın çok ötesinde birçok gerçeği ifâde ederken; sevgi seli içindeki Mehmed Âkif'le, Safahat'ının satır aralarında yer alan fikirleriyle anlaşılmayı bekleyen Mehmed Âkif arasında bir mesafe farkı bulunmaktadır. "Fazilet - sa'y - tefekkür - mârifet" kavramlarıyla özetleyebileceğimiz Safahat prensiplerinin, geçen bir asırlık süre zarfında, ne kadar hayat ilkemiz olduğu ve hayatımıza nüfuz ettiği tartışmaya açık olsa gerektir. Çağdaşı olan Büyük Mütefekkir ve İslâm alimi Bediüzzaman'ın dediği gibi Mehmed Âkif de, "Vicdânın ziyası, ulûm-u dîniyedir, aklın nûru fünûn-u medeniyedir. İkisinin imtizâcıyla hakikat tecelli eder..." prensibini, Safahat'ın asrımıza ve gençliğimize mesaj niteliğinde olan mısralarına nakşetmiştir. Hatta bu açıdan terakkîde [ilerlemede] ve çağdaş ilkelerle medeniyeti yakalamada, Japonya'yı ilk keşfeden ve örnek gösteren Bediüzzaman ve Mehmed Âkif'tir denilebilir. Mehmed Âkif'in "Doğrudan doğruya Kur'ân'dan alıp ilhâmı / Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâmı" mısralarının ilk muhatabı, hiç şüphesiz asrın idrakine İslâmiyet'i söyletmekle vazîfeli olan Müslümanlar'dır...

İlk emri "Oku!" olan İslâmiyet, okumak kelimesinin derûnunda saklı binlerce mânâdan biri olan anlamak ve tefekkür etmeğe inanları zımnî olarak teşvik etmektedir. İmânın hayatının tamamını kuşatan bir nûr olması ve kâinatı anlamaya açılan iki pencere niteliğindeki kalb ve akıl kapıların o nûrla aydınlanması, okumak fiilinin genişliği hakkında bir fikir vermektedir. Bu açıdan, Safahat'ının dibâcesinde, iki defa okumak fiilini emir kipiyle "Oku!" şeklinde kullanan Mehmed Âkif, Safahat Okuyucusu'nun zihin dünyasına "okumak"la başlayan bir dizi tedaîler sunmaktadır. Bu tedaîlerden birincisi, "hisli yürek" terkibiyle belirtilmiştir. "Niçin okumalı?" sorusuyla başlayacak merak ve tereddütler, "hisli yürek" cevabıyla giderilmiştir. Mehmed Âkif, bu anlamda ideali olan Âsımın Nesli'ni, toplum ve millet için hisli bir yürek taşımaya davet etmekte ve okumalarını bu bağlamda yapmaya çağırmaktadır.

Mehmed Âkif'i tanıyan ve Safahat'ı okuma bahtiyarlığına erenler için, "hisli yürek" terkibinin açılımını yapmak fazla olur. Safahat, hisli yürekleri toplum için seferber olamaya davet etmekte ve Âsım Nesli'ni beklemektedir. Büyük Şâir'in Şark'ın rûh-ı kemâli olarak gördüğü ve pek sevdiği Sadi'den yapmış olduğu tercümede belirttiği,


Ya bu âlemde vefâ yok zâten,
Ya vefâsız bütün ebnâ-yı zaman;
Kime ok atmayı öğrettimse
Sonra bir gün beni de aldı nişân!

mısralarındaki insanoğlunun vefâsızlığı karşındaki serzenişi, dileriz ki, Mehmed Âkif'in her ölüm yıldönümünde, bu mısraları yalanlarcasına vefâ ile dopdolu geçsin… Son sözü, büyük şairi rahmetle anarak, Safahat'ının ilk mısralarıyla bitirelim:

Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa;
Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa.

İbrahim Öztürkçü /Yağmur dergisi/Sayı 42